Archive

Archive for February, 2010

İstanbul Efendisi

28 February 2010 Leave a comment

 

Bugün Haldun Dormen Tiyatrosunun o şirin eski tarih kokan salonunda inanılmaz keyifli bir oyuna seyirciydim.

Şehir Tiyatroları’nın bu sezonki eğlenceli oyunu İstanbul Efendisi !

Musahipzade Celal’in yazdığı Engin Alkan’ın yönettiği oyun 1800’lerin Osmanlısı’nın kozmopolit hayatından anekdotlar, alaturka parçalardan tadımlık sunuşlar, dönemin kültürel yapısından izler ve yaratıcı kadronun ince zekasına hayranlık duymanız için örnekler barındırıyor.

Oyunun geniş ve başarılı bir kadrosu bulunuyor. Öne çıkan isimlerin başında Çağlar Çorumlu geliyor, harika bir karakter çıkarmış ortaya, gülmekten kendinizi tutamıyorsunuz kimi zaman …Çok başarılı bir komedi oyuncusu olarak reaksiyon almasını, seyirciyi  oyuna katmayı çok iyi biliyor.

Sevinç Erbulak (Dilara) ve Derya Çetinel (Esma ) birbiriyle uyumlu ve eğlenceli bir ikili olmuşlar. Özellikle sandık sahnesinde çok başarılıydılar. Ayrıca Ümit Daşdöğen’in “Leyla Bir Özge Candır” şarkısında o  harika sesi ile mest oluyorsunuz.

Herkes dans ediyor, şarkı söylüyor, rolünü oynuyor ,  2. perdenin coşkulu açılışı da ile kendinizi kalkıp oynamamak adına bir an zor tutuyorsunuz..

Oyunda canlı müzikler dinliyorsunuz. Müzisyenleri çoğu zaman sahnede oyunun içinde görüyorsunuz. Şarkılar bilindik şekilde icra edilmiyor. Kostümler ise son derece başarılı.

Tek eleştirim oyunda  bazı yerlerde çok fazla bilgi verilmeye çalışılmış, bu kadar yoğun bir anlatımın seyirciyi yorduğunu, oyundan kopardığını düşünüyorum.

Herşeye rağmen İstanbul Efendisi sezonun çok konuşulan oyunlarından biri olacağa benziyor. Keyifli bir 3 saat, keyifli şarkılar eşliğinde ,başarılı oyuncuların eğlence ve danslarının güzel buluşmasını  seyretmek için mutlaka Mart sezonunda İstanbul Efendisi’ni kaçırmayın derim..

Categories: Kültür ve Yaşam Tags:

Kişisel Markanızı Yaratmak

25 February 2010 Leave a comment

Son dönemde çok fazla konuşulan bunun üzerine eğitimler sunulmasının üzerine çalışanlar arasında en çok tartışılan  konu Kişisel Marka ?

Nedir Kişisel Marka?

Kişisel Marka, sizde olan ancak başkaları tarafından bilinmeyen değerlerinizi, oluşabilecek fırsatlara seçenek olabilmeniz yönünde organize eden bir gayretin sonucudur.

Marka olan kişi kalıcılığını garantiler , ün kazanır, istikrarlı ve değerli kazanç sağlar,  güven ve itimat yaratır, örnek alınır, prestij kazanır, değerini dış dünyaya yansıtır.

Çalıştığınız bulunduğunuz yerlerde etrafınıza bakın, en çok ilgi odağı olan en çok tanınan insanlar mutlaka kişisel markasını yaratmış olan kişilerdir.

Peki Marka olmaya nasıl başlamalıyız? Kendimize odaklanmalı, içimizden çıkardığımız, sahip olduğumuz ve geliştirdiğimiz özellikleri güçlendirdiğimiz bir konumlandırma ile MARKA olmalıyız

Kişisel Marka Nasıl Yaratılır? Bir ürün yaratıp marka sürecine geçtiğinizi düşünün! Buna göre prensipleriniz marka değerlerini, karakteriniz marka kimliğini, görünüm ve imajınız logoyu, isminiz ise markanızı belirleyecektir.

 “ Kendinize en son ne zaman şöyle sordunuz: Ben ne olmak istiyorum? ”

Bu soruyu gerçekten uzunca düşünün. Elinize not defterinizi alın cevaplarınıza göre de kişisel marka yönetim sürecinizi oluşturmaya başlayın…

Kim olduğunuzu belirleyin!   Sizi diğerlerinden farklı kılan eylemleriniz nelerdir? En güçlü ve vurgulanmaya değer yanlarınız nelerdir?

Markanız sizin sahip olduğunuz olumlu sıfatlar üzerine tesis olur. Algılanmak istediğiniz gibi bir bireyi taklit etmekten ziyade, özgün taraflarınızı vurgulayarak kim olduğunuzu ortaya koymakla ilgilidir. En iyi kişisel markalar, kendileri olmayı başaran insanlar tarafından oluşturulur.

Çevrenizdeki insanlar, giydiğiniz elbiseler, yediğiniz yiyecekler, yaşadığınız ortam, konuşma stiliniz sizin kim olduğunuzu vurgulayan göstergelerdir. Marka aynı zamanda “sürekli değişim ve yenileme” demektir.  Ancak bu değişim performansınız ve “imajınız” üzerinde olabilir…

Ne Yaptığınızı Belirleyin!    Profesyonel ilgi alanlarım nelerdir? Hedefim nedir?  Kayda değer, özgün, farklı ne gibi değerler yaratabiliyorum? Yaptıklarımdan en çok beni gururlandıran nedir?

Bireysel markalaşma, sizi çekici kılacak bir maske giymek değildir, aksine güçlü yanlarınızın farkına varmak ve bunları diğer ilgili insanların bilgisine uygun şekilde sunmaktır.  Bulunduğunuz andan başlayarak kıyamet gününe kadar geçen süre içerisinde ev ödevinizi yapabilirsiniz,  fakat büyük fikirler üretmediğiniz takdirde asla ün ve talih kazanamazsınız!

Kendinizi Konumlandırın!  Her bireyin kendini rakiplerinden veya meslektaşlarından farklı kılacak özellikleri mevcuttur. Bu noktada,bizi en güçlü kılan yönlerimize vurgu yaparak yarattığımız değerlere bazı manevi anlamlar yüklemeliyiz. Ve bu sayede kendimize var olan pazarda bir özel konum oluşturmalıyız.  Kişisel markalaşma sürecinde sizinle ilgili her şey,markanız hakkında etrafındaki insanlara hep bir fikir vermektedir. Her bir bireysel marka yapısının içerisinde açık olma, farklı olma, anlaşılması kolay olma, orijinal olma,insanları faydasına inandırma vb. gibi yapıtaşları mutlaka olmalıdır.

Markanızını Yönetin!   Kişisel Marka’da anahtar “hakkınızda konuşulmasıdır”…. Arkadaşlar,meslektaşlar ve müşterilerden oluşan geniş ağ, bir kişisel markanın sahip olduğu en önemli pazarlama aracıdır. Söylenilenlere bağlı olarak,markanızın değeri oluşacaktır. Böylece insanların hakkınızda düşündüklerini yönetebilmeniz, markanızın geleceği için hayati bir rol oynamaktadır.

Peter Montoya: “ Kişisel Marka olmada asıl olan,başkaları tarafından nasıl algılandığınızı yönetmektir.” diyor. Fakat bunu öyle bir yoldan yapmalısınız ki, insanlar bütün bu algıları kendileri oluşturduklarını düşünsünler. Eğer bunu doğru yapabilirseniz, karşı konulmaz bir güç elde edebilirsiniz.

PRADA

25 February 2010 Leave a comment
1900’lü yılların başlarında Milano’da doğup tüm Avrupa’ya yayılan Prada markasının, yaklaşık 100 yıllık tarihçesi, bir kadının eliyle yeniden canlandı. Markanın temellerini atan Mario Prada, 1913’te deri çanta satarak giriştiği moda işinde, bu kadar başarılı olmayı hayal bile edemezdi. En azından kendi katı kuralları çerçevesinde! Çünkü Mario Prada’nın, ‘kadınların iş hayatında yeri olmadığına’ dair sert bir inancı vardı. Ancak işin esas ironik yanı, bugün Prada’yı Prada yapan ismin bir kadın olması. Üstelik anlatılana göre siyaset eğitimiyle desteklediği sol görüşü ve feminizm sempatisi besleyen güçlü bir kadın tarafından…Başlangıçta sadelik, lüks, kalite ve şıklık temalarıyla deri çanta üreterek hayata geçen Prada markasını, 2000’li yıllarda moda endüstrisi karşısında yıkılması zor bir dev haline getiren bu kadın Mario Prada’nın torunu Miuccia Prada. Torun Prada, markanın imajını yenilerken eşi Patrizio Berteli de işin finans bölümüne yoğunlaşıp markayı el ele yeniden diriltiyorlar.Miuccia Prada, siyasal bilgiler doktorasının ardından ilgilendiği mim sanatını bırakıp, aile şirketinin başına geçmek yerine kendi yoluna baksaydı, markanın yeniden doğuşu, bugün özel bir kitapla şereflendirilir miydi, bunu da kestirmek zor…
MODA, PRADA İÇİN DERİN MEVZU’
Modadan nefret ediyorum ama aynı zamanda modayı seviyorum! Kim ya da ne olursak olalım hepimiz her sabah uyanınca ilk iş olarak giyiniyoruz. Moda, her gün kendimizi nasıl hissedip bunu dışarıya nasıl yansıttığımızla ilgilidir. Bu benim için derin bir mevzu!’Prada markasının sade ama klas görünümünü destekleyen felsefesi aslında Miuccia Prada’nın bu cümlelerinde gizli. Ne var ki onun bu ‘derin’ hisleri, doğumundan yaklaşık 70 yıl sonra parlayan bir marka olan Prada’nın popüler kültürün içine yerleşmesine engel olacak değildi elbette. Dün gibi hatırlıyoruz ki, Lauren Weisberger’in 2003 yılında yayınlanan ‘Şeytan Prada Giyer’ isimli kitabı, bizde de ‘Şeytan Marka Giyer’ ismiyle sinemaya adapte edilince, Prada markası 2000’lerin popüler kültür terminolojisine yerleşti. Marka, muhtemelen kitaba konu olan Vogue yayın yönetmeni Anna Wintour’a hala müteşekkirdir. Ne de olsa reklamın iyisi kötüsü olmaz! Prada, popüler kültüre entegre olmanın yanı sıra en değerli lüks markalar listesinde Chanel ve Gucci gibi isimlerle birlikte ilk onda yer almaya da devam ediyor. Zaten Miuccia Prada’nın doğuştan var olan moda duygusunu, hızlı ve agresif bir şekilde hayata geçirerek markayı kurtarması hem moda hem de
Creativity, Modernity, Innovation’ yani ‘Prada: Yaratıcılık, Modernizm ve İnnovasyon’ ismiyle anılan ancak piyasaya sadece ‘Prada’ ismiyle çıkan kitabın, markanın kurtarıcısı Miuccia’ya ithaf edilmiş olması şaşırılacak bir durum değil. 700 sayfayı aşan bu kitap, moda çekimleri, sanat ve mimari projeleriyle markanın son 30 yıl içinde kaydettiği yolun üzerinden geçiyor. Bu yol, markanın düşüşe geçtiği 70’li yıllarda, yağmur geçirmeyen ve spor giysiler için üretilen bir kumaştan hazırlanan çantalarla yeniden dikkat çekmesiyle başlıyor. Kitabın en dikkat çeken başlıklarından biri, Prada’nın yıllar içinde gerçekleştirdiği ve çok konuşulan reklam kampanyaları. Markanın beğenilen sezon çekimleri, sırasıyla Prada’nın yüzleri olarak lanse edilen Sasha Pivovarova ve Linda Evangelista’nın yanı sıra Mary Janes, Kirsten McMenamy, Naomi Campbell’in yer aldığı bu moda çekimlerinin her birinde Prada’ya özgü renk ahengi ve zarif dokunuşu fark ediliyor. Kitabın sayfalarında moda çekimlerine ek olarak Prada’nın Michael Rock, Sung Joong Kim ve James Jean gibi ünlü grafik sanatçılarıyla yaptığı çalışmalar da yer alıyor.
Prada’nın kardeşi Miu MiuSiyasal bilgiler okuduktan sonra İtalya’da bir tiyatroda mim sanatçısı olarak çalışan Miuccia Prada, Prada’dan bağımsız olarak yarattığı Miu Miu (bu isim aslında onun lakabı) markasını, onun yeni hayat tarzına isyan biçimi olarak algılayanlar da var. Zira onunki aslında yüksek bir entelektüel birikimi, moda gibi çabuk tüketilen ve genel-geçer bir endüstriye aktarmak. 1989 yılında kurulan Miu Miu’nun ardından Prada’nın Londra, New York ve Paris’te açılan butikleri markanın bilinirliğini artırdı. 90’lı yılların başında Miu Miu markası güç kazandı. Prada’nın genç ve renkli bir yansıması olarak tanınmakla birlikte basit ama göz alıcı tasarımlarıyla dikkat çekti.
Categories: Marka Hikayeleri

GUCCI

25 February 2010 1 comment
1881’de doğan, zanaatkarın oğlu Guccio Gucci, House of Gucci’yi 1906’da Floransa’da bir saraciye dükkanı olarak kurdu. Guccio’nun ilk yeteneği deri ürünlerdeki zanaatkarlığıydı. 1920’lerde binicilere deri çantalar satarak başladı ve müşterileri atlı ulaşımdan atsız arabalara terfi ettikçe lüks valizlerle ilerledi. 1938’de Guccio Gucci ilk perakende mağazasını Roma’da Via Condotti‘de açtı.
1947’de hemen fark edilebilen Gucci ikonu, bambu saplı deri çanta oluşturuldu. 1950’lerde kırmızı çizgili örümcek ağlı ticari marka tanıtıldı. Deri parçalı deri makosen gibi bu da bir amblem haline geldi.
Guccio Gucci klasiklerinin çoğunu 1950’lerin başında üretti; valiz, kravat, ayakkabı gibi ürünler ve bambu kulpa uygun meşhur el çantaları. 1953’te ölümünden sonra, ailesi Paris, Beverly Hills, Londra, Palm Beach, ve Tokyo’da mağazalar açarak müthiş başarılı şirketi yeni boyutlara taşıdı. 1960’lar Gucci İmparatorluğu’na artan şöhret getirsi. Grace Kelly, Peter Sellers ve Audrey Hepburn gibi Hollywood starları Gucci adını “şık” kelimesiyle eş anlamlı hale getirdi. Daha sonra “Jackie O” olarak tanınanacak Gucci omuz çantasıyla fotoğraflanınca Jackie Kennedy de buna yardımcı oldu. Şirket “GG” logosunu edindi.

BusinessWeek gazetesine göre 2006 yılında en çok satan ikinci moda markası haline geldi. Hali hazirda ise dünyanin en çok satan İtalyan markasıdır. Gucci Modaevi, Fransız Pinault-Printemps-Redoute (PPR) adlı şirketler grubunun elindedir. Dünya çapında 425 mağazası vardır ve ürünlerini toptan olarak franchise ve elit hipermarketlere satmaktadır.

Categories: Marka Hikayeleri

CHANEL ” Moda Geçer Stil Kalır”

24 February 2010 Leave a comment
1912’de açtığı ilk şapka ve aksesuar mağazasından 1920’lere kadar, Gabrielle ‘Coco’ Chanel Paris, Fransa’da premier moda tasarımcılarından biri mertebesine ulaştı. Korse’yi rahatlık ve gündelik elegansla değiştiren tasarımlarının ana temasını, basit takımlar ve elbiseler, kadın pantolonları, moda mücevherat, parfüm ve tekstil oluşturdu.
Doğum tarihinin 1893, doğum yerinin Auvergne olduğunu iddia ediyordu; ama gerçekte 1883’te Saumur’da doğmuştu – annesi Gabrielle’in doğduğu yoksullar evinde çalışıyordu, ve Gabrielle sadece 6 yaşındayken babasını 5 çocukla bırakarak ölmüştü, babası ise kısa süre sonra çocuklarını, akrabalarının bakımına terk etmişti.
1905-1908 arasında kısa süreli kafe ve konser şarkıcılığı sırasında edindiği Coco adını benimsedi. İlk önce zengin bir subayın, daha sonra İngiliz bir sanayicinin metresi olarak, bu hamilerden edindiği kaynakla 1910’da Paris’te ilk şapka ve aksesuar dükkanını açtı, daha sonra Deauville ve Biarritz’e de genişledi. Bu iki adam ona sosyete hanımlarından müşteri bulmasında ve basit şapkalarının popüler olmasında da yardımcı oldular.
Kısa sürede modaya da geçerek Fransız moda dünyasında bir ilk olarak jarseyi kullanmaya başladı. 1920’lerde, moda evi oldukça genişlemiş, “küçük erkek çocuğu” görüntülü askılı elbiseleri moda trendi oluşturmuştu. Rahat modası, kısa etekleri ve gündelik görüntüleri önceki on yıllarda popüler olan korse modasıyla keski bir tezat oluşturuyordu. Chanel kendi de erkeksi giyinmekte, diğer kadınların liberal buldukları daha rahat modaları adapte etti.
1922’de Chanel çok popüler olan ve öyle kalan Chanel No. 5 adlı parfümünü piyasaya sürdü, halen de Chanel şirketi için karlı bir ürün olmaya devam etmektedir. Pierre Wertheimer parfüm işinde 1924’de ortağı oldu ve belki aynı zamanda sevgilisi oldu. Wertheimer şirketin %70’ine; Coco Chanel %10’una, arkadaşı Bader ise %20’sine sahipti. Wertheimer’ler parfüm şirketini kontrol etmeye bugün de devam ediyorlar. Coco Chanel kendi imzasını taşıyan yünlü örme ceketi 1925’de ve “küçük siyah elbise” imzasını 1926’da çıkardı. Modalarının çoğunun uzun süreli etkisi vardı ve yıldan yıla bu çok değişmedi – hatta nesilden nesile de.Onun hikayesi aslında tam bir Cinderella hikayesiydi. Annesi o altı yaşındayken öldüğü için, babası tarafından terkedildiği yetimhanede büyüdü. Azmi, zekası, kendine özgü güzelliği ve karizması ile kendini Paris sosyetesinin içine dahil etmeyi başardı. Bununla yetinmedi kendinden bir marka oluşturdu. Bahsettiğim insan Coco lakaplı Gabrielle Chanel. Gabrielle ‘Coco’ Chanel tam otuz dört sene önce hayata gözlerini yummasına rağmen, Chanel efsanesi hala devam ediyor. Moda tarihini rahatlıkla Chanel öncesi ve Chanel sonrası diye ikiye ayırabiliriz. Chanel, kadınları yüzyıllardır mahkum oldukları korselerden kurtararak onlara rahatlıktan ödün vermeden de şık olunabileceğini öğretti. Chanel’den önce siyah sadece cenazeler için kullanılan bir renkken, Chanel’in cesur yaklaşımıyla siyah, kadınların şık olmak için başvurdukları bir renk haline geldi. Chanel’in moda tarihindeki önemi, New York Metropolitan Müzesi’ndeki Chanel sergisi ile bir kez daha gözler önüne seriliyor. Serginin şerefine 2 Mayıs 2005’de düzenlenen The Costume Institute Benefit Galasının son zamanlarda New York’ta verilen en önemli davet olduğunu söylersek abartmış olmayız. Bu önemli geceye katılabilmek için gerek jet set mensupları ve gerek Holywood yıldızları arasında, aylar öncesinden kıran kırana bir mücadele başlamıştı. Serginin sponsorlarından biri Condé Nast olduğu için galaya katılacak bütün davetliler tek tek Vogue’un ünlü editorü Anna Wintour’un onayından geçti. Gala’nın onur konukları arasında Karl Lagerfeld ve Chanel’ın yeni yüzü Nicole Kidman ‘da vardı. Galaya katılan diğer ünlüler arasında Oscar ödüllü yıldız Jennifer Connelly, Vanessa Paradis, George Bush’un kuzeni Lauren Bush. Naomi Watts ve efsanevi şarkıcı Jane Birkin’in kızı Lou Doillon ilk göze çarpanlar.
Categories: Marka Hikayeleri